Bebeğiniz için En Güzel Ninniler
20/04/2019

Kayıp

Kayıp

Konforlu deve yünü yatağımda, sırtımı okşayan o tatlı pamuğun yumuşaklığı eşliğinde, geçmişim acı bir tebessümle düşlerime tefekkür ediyordu. Zihnimin ötelenmiş aralıklarına nüfuz eden bu karanlık perdeyi tam manasıyla anımsayabilmiş olduğumu iddia etmeyeceğim. Sisli, bulanık bir havada, çiseleyen yağmurun toprağı ıslattığı minik seslere karışan bir piyano sesi kulaklarımı arşınlıyordu.

Babamın peynir ticaretiyle uğraştığı dönemlerden kalma birikimiyle satın aldığı o bahçeli evdeydim. Mütevazi olmamı gerektirecek bir durum olmadığından, en azından maddi yoksunluk içerisinde ki topluluklara bir saygısızlık durumu söz konusu olmadığından, bu pek şirin ve pek konforlu tripleksi çok sevmiş olduğumu belirtmek isterim, sevgili anneciğimin de deyişiyle, “Kudretini hoş bir tebessümle önceleyen, güzel dudaklı, zarif bir kontes. Gülücükleriyle ışıltı saçıyor”, Ah Sevgili anneciğim. Hep bir kız çocuğu olsun isterdi. Babamla birlikte bu evi satın almak üzere emlakçı dairesine girdiklerinde kuşkusuz, o annelik duygusunun doğurduğu sevincin kat be kat üstünde bir sevinçle dolup taşmıştı. Gösterişli geniş evlere hiçbir zaman anlam veremediğim bir ilgi duyuyordu. “Ev dediğin sadece bir ev değildir. Aynı zamanda temsiliyettir.” diyordu. Temsiliyeti, somut bir düzlemde değerlendiren sevgili anneciğimin bu sözlerini de anlamakta güçlük çekiyordum.

Açıkçası pek umursuyor olduğumu da söyleyemem. Ama Ruhumu mühürleyen o bulanık düş tam da burada başlıyordu. Kıvırcık saçlarımın, eğimli alnıma düşüverdiği o saflık dönemimde, sabahın ilk ışıklarıyla beraber piyanomun başına geçerdim. Açık penceremden hoş bir esinti yüzümü okşardı, annemin, memur emeklisi bahçıvanımıza ektirdiği, koyu pembe yanaklı manolya çiçeklerinin kokusunu zaman hala zihnimden süpürüp atabilmiş değil, peki ya o beyaz kenarlı mor leylaklar, yeşil yaprakların çevrelediği gardenya çiçeklerini de eklemek istiyorum. İlkbaharın tatlı meltemlerine karışmış bu büyüleyici kokular, ben piyanomun başındayken küçük birer ilham perileri gibi etrafımda uçuşurlardı. Odamın duvarlarını süsleyen tabloları da es geçemeyeceğim.

Babamın müzayede salonlarında, satın almak üzere yarıştığı kişilere karşı üstün çıkması sonucu odamdaydılar. Babama hiç anlam veremezdim. Sanatla ilgili olduğu konusunda hep derin kuşkular beslemişimdir. Bir keresinde ona Mozart’ın kırkıncı senfonisini öğrendiğimi ve ben çalarken beni dinlemesini rica etmiştim. Çizgili suratı bir anda buz kesmişti. Üst dudağını perdeleyen gür kahverengi bıyıklarını elleriyle okşayarak bana müzikle uğraşmamın istikbalim açısından pek te akıllıca olmayacağını söylemişti. Sanatın ve sanatçının, birer uşaktan başka hiçbir şey olmadığını ve biricik oğlunun bir uşak değil de bir efendi olmasını yeğlediğini söylemişti. Babamın sözlerinin manasını kavrayabilecek zihinsel olgunluğa sahip olmadığımdan, bu karşılıktan ötürü hissettiğim tek mutsuzluk, babamın beni piyano çalarken izlemeyi reddetmiş olmasıydı.

Yüreğimde güçlü bir sızı baş göstermişti. Öfkeyle odama çıkmış ve odamdaki tüm tabloları, orta çağ ikonalarını, annemin özenle tozlarını aldırdığı antik şamdanları yerlere atmıştım. Gürültüye koşan annem, bu tavrımdan ötürü bana çok kızmıştı. Akabinde babamda süratle odaya dalıvermişti. Bulgar göçmeni yaşlı Sofia(hizmetçimiz)tabloları ve yatağımın altına kaçışan miniatürkleri toplarken dikkatli olmaya ve en ufak bir hata da bulunmamaya özen gösteriyordu. Zira annemin de babamın da tersi pisti. Tüm bu hır güre rağmen annem den farklı olarak babamın kızgın olmadığını fark etmem beni daha da şaşırtmıştı. O ölgün bakışları ile gözlerimin içine bakıyordu. Öfkeliydim ve ağlıyordum.

Daha önce hiç reddedilmemiştim. Ve bu kavramın ağırlığı altında eziliyordum. Babam o gün bana, vermiş olduğum bu tepkiden ötürü çok soğuk kaldı. Ne bana kızdı ne de bu yaptıklarım için beni cezalandırdı. O güne dair aklımı kurcalayan tek şey, babamın gözyaşlarımın ıslattığı bir tabloyu eline alıp gömleğinin ucuyla silmesiydi. O an tüm duygularımın donduğu anlardan biriydi. Kaskatı kesilmiş, babamı izliyordum. Şeytani bir sırıtmanın eşliğinde gözlerinin ucuyla beni süzerek, “Bu tablo gözyaşlarınla mahvedebileceğin bir tablo değil. Ağlayabilirsin ama onu mahvetmek zorunda değilsin.”
Şaşkındım.

Belki de çocukluğumun verdiği, ani ruhsal değişimlerin etkisiyle, içimde ki öfke yerini muğlak bir boşluğa bırakmıştı. Babam tabloyu duvara tekrar astığında, her gün önünden geçtiğim ama hiçbir zaman dikkatimi vermediğim bu tablo artık ilgimi çekiyordu. O gün ve onu takiben birkaç gün odamdan sadece zorunlu ihtiyaçlar nedeniyle çıkmıştım. Babamın pek değerli bulduğu tabloyu saatlerce izliyor ve inceliyordum.

Uzun kahverengi saçlı, sert bakışlı bir adam, daha çok bir asker, siyah çizmeleri çamurlu, gözleri zamanın ötesini görmüş bir kahininkiler gibi muğlak, şaha kalkmış bir atın üstünde elinde mavi, kırmızı, beyaz bir bayrak, Tüm ihtişamıyla Napoleon Bonaparte. Kuşkusuz bu bilgi yazısı zihnimde kendisine karşı tek bir karşılık bulamadı. Ruhumun tüm saflığını koruduğu o çocukluk yıllarım da babamın bu askere duyduğu ilginin nedenini kavrayamamıştım. Bir zaman sonra bu ilgimden uzaklaştım.

Zaten bu tür konulara ayıracak vaktimde yoktu. İstediğim tek şey piyano çalmaktı. Piyano benim güneşimdi. Varoluş sebebimdi. Her nota ruhuma bir dokunuştu. Oysa ki Şimdiler de parmaklarım epey irileşti. Reflekslerimde eskisi gibi değil. Üstelik bir piyanom bile yok. Kendime bu denli yabancılaştığımı görmek beni fazlasıyla üzüyor. Ah sevgili çocukluğum. Saflık dönemim. Nasıl da gövdemi dikleştirirdim Piyano başında. Üstelik gururla, kızılbaşlarınPolyushka’sını, ne de güzel çalardım. En çok ta geceleri, ay tüm parlaklığıyla penceremden bana göz kırptığında işte o vakit Chopin imdadıma yetişirdi. Yıldızlar beni dinlerdi. Ağaçlar, kuşlar, tüm doğa önümde saygıyla eğilirdi. Ben onların biricik piyanistleriydim. Müzik parmaklarımdan doğaya ve ruhuma akardı.

Daha o vakitler, kendime bir söz vermiştim. Ülkemin en iyi piyanisti ben olacaktım. Parlak avizeli, seçkin kimselere özel şık bir opera salonunda, piyanomu çalacaktım. Schubert’in, Ave Maria’sı, buğulu bir akşamın karanlığına çökmüş tatlı bir berraklık misali, o genis salonun duvarlarında yankılanacaktı. Kim bilir belki Debussy gibi ben de top sakal bırakırdım. Belki de ilerleyen yaşlarımda, Rahmaninov gibi coşkun bir nehrin sularında kendimi kaybederdim.

Yine de şartlar ne olursa olsun piyanom yanı başımda olacaktı. Arzularım ve ideallerim doğrultusunda, kendi özünü kavramış biri olarak tüm yaşamımı müziğe adayacak ve kim bilir belki de ülkemi ve halkımı gururlandıracak besteler yazacaktım. Lise eğitimimi tamamladıktan sonra babamın tüm isteksizliğine ve karşı çıkmalarına rağmen İstanbul üniversitesi konservatuarını kazanmıştım. Uygulamalı yetenek sınavımı icra ederken genç bir akademisyen, okul çıkışında yanıma gelmişti. Sınav heyecanından ötürü müydü yoksa yeteneğimle insanları etkim altına alamayacak olmamın doğuracağı hayal kırıklığı korkusundan ötürü müydü bilemedim. Ama ellerim hala titriyordu. Avuç içlerim terli ve sıcaktı.

Genç akademisyen Tuncer Bey, bir akademisyen giyimine uygun olmayacak şekilde spor giyinmiş ve tavırlarıyla pek sıradan duruyordu. “Piyano eğitmeninizle tanışmak isterdim. Rahmaninov’un üçüncü konçertosunu bu denli rahat çalabiliyor olmanız. Üstelik bazı geçişlere kendi yorumunuzu katmanız. Gerçekten beni etkilediniz.” açıkçası, bu sözler hoşuma gitmekle birlikte içimde anlam veremediğim bir utanç duygusuna neden olmuştu. Hafif bir tebessüm eşliğinde teşekkür ettim. Seçtiğim parçanın zorluğunun idrakına vakıf olduğumu bilmemden ötürü küçük bir iltifatı hak ettiğimi biliyor olmam genç akademisyenin tecrübeli gözlerinden kaçmamıştı. Konservatuar biletini kazandığımı, Tuncer Beyin benimle öğlen yemeği yemek istemesinden anlamıştım. Yüreğim sevinçle, güçlü hırslarla dolup taşmıştı. Ardıma katacağım çok toprak, besleyeceğim nice denizler vardı. Tuncer Beyle buluşmamızdan Yaklaşık iki hafta sonra konservatuarı kazanmış olduğumu bildiren belge posta kutusundaydı. Gururluydum ve mutluydum. Ailemin de bu başarım karşısında mutlu olacağını sanıyordum. Kendi kendimi var etme yolumda bu benim için çok önemli bir adımdı.

Ama ne babam ne de sevgili anneciğim bu kararıma pek te sevinmediler. Hatta babam çok ileri giderek, mühürlü kabul kağıdımı yırtmış ve gözlerimin önünde paramparça etmişti. Babam uluslararası ilişkiler okumamı ve iyi derece ingilizce bilmemi istiyordu. Üstelik bunu istemesinin benim tahsilli kültürlü, okumuş bir adam olmamla ilgisinin olmadığını söyleyecek kadar ileri gidiyordu. Gür bıyıklarını elleriyle kaşıyarak, “piyanist olmak istemeni anlayamıyorum. Gerçekten anlayamıyorum.”

Bir anlaşmazlık söz konusu muydu? Evet. Öyleydi. Düşünsel dünyamın pişmemiş olduğu bir dönemde bu anlaşmazlığın aslında benimle babam arasında değil, nesne ile ruh arasında olduğunu fark edememiştim. Ruh kendi içinde tutarlı ama son derece bireysel ve içe dönüktü. Somutla işi olmayan tamamen soyut bir şeydi. Ama nesne dünyası akıl almaz bir somutluk ve güç barındırıyordu. Galiba o zamanlar pek anlamasam da şu sıralar yani yaşlı işe yaramaz bir adam olduğum sıralar, babamın neden, Bonaparte’ın portresiyle ilgili olduğunu anlayabiliyordum.

O güce inanıyordu. Kendi içsel dünyası, varoluş nedenini iki temel kavrama dayandırıyordu. Yokluk ve varlık savaşı. Babamın yegane düşüncesine göre var olmanın tek bir dayanak noktası vardı. O da güç sahibi olmaktı. Şimdilerde, daha o zamanlar ileride sahip olacağım gücün, aslında hiçliğin sahibiyim. Ruhsal direnişim, kaderin siperlerime düzenlediği bu güçlü saldırılar karşısında irade gösterememişti. Annem ve babamın biricik evlatları olarak onları üzmemeye ve babamın dilediği gibi bir sonraki sene uluslararası ilişkiler okumak üzere İstanbul üniversitesine gitmiştim. Kendi düşüncelerime göre hem piyanoya hem de ailemin bende görmek istediği yaşam şekline ayak uyduracaktım. Açıkçası bu düşünceler benim apaçık budalalığımdan başka hiçbir şey değildi.

Zamanla ruhum nesneye ve tüketmeye giderek uyum sağlamıştı. Kendi gölümü terk etmiş ve denizlere açılmıştım. Nasıl olsa o benim. Ona döneceğim. Yolumu kaybetmeyeceğim diyordum. Ama zaman ve eşya kudretli bir büyüyle beni etkisi altına almıştı. İdeallerim, tüketme arzusuyla baş etmek bir yana dursun, daha ilk çatışmasında beyaz bayrağı çabucak çekivermişti. Babam okulun ilk günü, şık bir spor arabayla sevincini benimle paylaşmıştı. Dürüst olmak gerekirse, araba çok hoşuma gitmişti. Akabinde sahip olduklarım ile edindiğim itibar, kısacık sürede beni etkisi altına almıştı.

İnsanlar, bana saygı duyuyorlardı. Üstelik:(şu an ciddi anlamda gülüyorum. Tüm acizliğime ve trajikomik geçmişime katıla katıla gülüyorum) bu itibar tamamen ne olduğumla ilgili değil, nelere sahip olduğumla ilgiliydi. Ama gençlik ve zenginlik büyülü birer tütsü gibidir. Dumanları gözle görünmeyen hoş kokulu bir tütsü. Sadece burnunuzu okşayan tatlı bir koku vardır. Siz onu içinize çektikçe çekersiniz. Ama dumanı çıplak gözle göremezsiniz. Ne kadar çektiğinizi ve nelere maruz kaldığınızı ancak ve ancak kalbiniz görebilir. Böylelikle Saflık ve çocukluk dönemim zamanın ve zenginliğin etkisi altında minik bir karıncanın güçsüzlüğüyle ezilip gitmişti. Kendime verdiğim sözü asla yerine getirememiştim.

Piyano, sessizce hayatımdan çıkıp gitmişti. Şimdiler de yaşlıyım ve ruhum boş bir şişeden ibaret. Piyanoyla tanıştığım ve piyanoya aşık olduğum o tripleks evde değilim. Babam o evi çoktandır satmıştı. Düşüm geçmişimin ötelenmiş anılarını bir kabusun keskinliğiyle zihnime yansıtıyordu. Ama bir şeyler ya eksik ya tamdı. Açık penceremden içeriyi püskülleyen gün ışıkları yoktu. İlkbahar sabahlarında burnumu törpüleyen yeşil yapraklı manolya çiçeklerinin kokusunu artık duyumsayamıyordum. Hava, bulanık, karanlık ve soğuktu. Sabahları kulaklarımı şenlendiren kuş sesleri, sevgili anneciğimin seslenişleri, tüm o büyülü geçmiş paslanmış birer anıdan ibaretti. Düşüm, beni geçmişimle tokatlıyordu. Zihnime düşen her gölge, gözlerimin tanıklık ettiği her mazi, ruhumu sıkıyordu. Işte oradaydı, tam da orada. Her zaman ki yerinde, babamın o çok sevdiği Bonaparte tablosunun altında, sevgili piyanom.

Tüm kuvvetimle ileri atılmaya ve ona ulaşmaya çalışıyordum. Tin, tin, tinn. Kulaklarımı bir melodi okşuyordu. Karanlık, tüm hayallerimin ve ideallerimin kurban edildiği o süslü evin ihtişamına bir karabasan gibi çökmüştü. Yataktan çıkamıyordum. Gövdemi ne zaman ileri sürmeye ne zaman piyanoma ulaşmaya çalışsam, algılayamadığım bir güç beni korkunç bir güçle sıkıyor, hareket etmeme izin vermiyordu. Tin, tin, tin işte yine o melodi. Spring Waltz’muydu bu çalan, yoksa Schubert’inAve Maria’sı mıydı? .Peki ya o ilk çalmayı öğrendiğim beste, Mozart’ın mıydı bu çalan? Kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Uyanmak istiyordum. Uyanmak bir çare miydi? Yoksa uyanmamak. Bilemiyordum.

Tüm o karmaşanın ve bulanıklığın içinde netliğini koruyan tek şey, Piyanoma ve ideallerime duyduğum özlemdi. Gözlerimi açtığımda, gökyüzü hafiften kızarıktı. Saat sabahın altısıydı. Az sonra, güzelliğinin tüm ihtişamını kaybetmiş, yaşlı bir bayan kahvaltı için uyanacaktı. Herşey, tüm sıradanlığıyla devam edecekti. Düşümden geriye, aklımda varlığını koruyan pek bir şey kalmamıştı. Sadece hafif bir çınlama hala kulaklarımdaydı. Tin, Tin, Tinn.

 

Son

 

 

 

Yazar : Rüzgar Başakçı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir