Eğitim Sistemi ve Müfredat Hakkında
06/04/2017
Oyun o zaman biter
06/04/2017

Burnundan Kıl Aldırmamak

Bir zamanlar Uşak’ta adı Ahmet Efendi olan zengin mi zengin, güçlü mü güçlü bir bey, bir idareci varmış. Astığı astıkmış, kestiği kestikmiş.
Ahmet Efendi bir gece şiddetli bir baş ağrısı ile uyanmış, sabaha kadar da bu ağrı yüzünden gözünü uyku tutmamış. Ne yakın çevre doktorlarının verdiği ilaçlar, ne kocakarı reçeteleri ağrısını dindirmemiş. Dindirmek ne kelime, ağrı gün geçtikçe artmış. Bu da yetmemiş, Ahmet Efendi’nin gözleri de yaşarmaya başlamış. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” Ahmet Efendi ağrılardan huysuzlandıkça huysuzlanmış. Emrinde çalışan yüzlerce kişi illallah demeye başlamış.
Doktorlar ne ağrıyı giderebilmişler.
Ne ağrının sebebini bulabilmişler.
Ahmet Efendi’nin baş ağrısı, yaşlanan gözleri gecesini de gündüzünü de zindana çevirmiş. Ev halkının da tadı tuzu kalmamış. Sonunda Ahmet Efendi’yi İstanbul’a götürmeye karar vermişler. İstanbul’da bütün hastaneler dolaşılmış, bütün doktorlar seferber olmuş. Röntgenler, beyin tomografileri çekilmiş, testler yapılmış, ı’ıh… Hiç biri amma hiç biri fayda vermemiş. Ahmet Efendi’nin ağrıları, bu ağrıların sebebiyle de Ahmet Efendi’nin çığlıkları gittikçe artmış..
Avazı çıktığı kadar bağırıyor:
“- Kurtarın beni bu baş ağrısından!..”
Diye inliyormuş..
Doktorlar da paylarını almışlar bu öfkeden:
“- Siz ne biçim doktorsunuz! Hani sizin bilginiz, teknolojiniz niye işe yaramıyor, gözüm hiç birinizi görmek istemiyor, yıkılın karşımdan!” Ahmet Efendi bakmış olacak gibi değil, ferman buyurmuş:
“- Kim beni bu baş ağrısından kurtarırsa ona bir servet vereceğim! Ahh, ölüyorum, ölüyorummm…” Dayanılmaz ağrıların iyice çekilmez hale getirdiği Ahmet Efendi apar topar yurt dışına, hem de zamanın en yüksek tıp teknolojilerinin ve ilminin, mütehassıslarının bulunduğu İsviçre’ye götürülür. Hemen hastaneye yatırılır. Onlarca profesör kendisiyle ilgilenmeye başlar. Testler, tahliller, tedaviler, ameliyatlar.. Ama hiç biri, hiç biri Ahmet Efendi’nin baş ağrısını geçirmez, üstelik ağrı şiddetini artırarak devam eder..
Ahmet Efendi İsviçre’ye de, profesörlere de dişlerini gıcırdatır:
“- Teknolojinize de, ilminize de…”
Velhasıl kelâm, İsviçre’de de Ahmet Efendi’ye teşhis konulamaz, teşhis konulamadığı için de tedavi edilemez… O, artık yerinden bile kalkamayan bir hastadır. Kendisine sakinleştiriciler verilerek Türkiye’ye, Uşak’a geri gönderilir. Ev halkı üzgün, yorgun, Ahmet Efendi’yi bir odaya kapatır, sakinleştiriciler vererek ölümünü beklemeye başlarlar.

Bir gün Ahmet Efendi’yi tıraş ettirmek için Uşak’tan her zamanki berberi çağrılır.O zamanki berberler doktor olmayan kasabalarda,köylerde,dişçilik hasta bakıcılık yani koca karı ilacı denen şeyleri kullanarak vatandaşı tedavi etmeyi görev edinmişlerdi. Alet edevatını çantasına dolduran berber Hayrettin Efendi gelir, Ahmet Efendi’yi tıraşa başlar. Bir yandan tıraşını yapar bir yandan da baş ağrısından sızlayıp inleyen Ahmet Efendi’nin derdini dinlemeye başlar. Dinler, dinledikçe de içinden, “Allah, Allah… Onca doktora gitmiş, ülkeler dolaşmış, bir çaresini bulamamış, hayret.. Derdi veren Allah dermanını da verir halbuki, ama koskoca ağa, dermanını bulamamış işte” diye geçirir.

Bir ara Ahmet Efendi’nin sızlanması hafifleyince berber Hayrettin Efendi utana sıkıla, biraz da korkarak fikrini söyler:

“- Beyim, der. Kızma ama, sakın burnunuzda kıl dönmüş olmasın!”

Ahmet Efendi, sinirlenir..
“- Ne kıl dönmesi oğlum, bilgiç bilgiç konuşma…”
Ahmet Efendi öyle demiş amma berber Hayrettin de bu arada ağanın burun deliklerine eğilip iyice bir bakmış, sonra, “Hah, işte.. Evet, bak kıl dönmesi, ben şimdi onu oradan alırım!” diye haykırmış…
Ahmet Efendi daha bir öfkelenmiş:
“- Ne yapıyorsun lan.. Sen cahil adamsın, zaten canım burnumda, başıma bir iş de sen açma..”
Berber Hayrettin Efendi, başını sallamış:
“- Evet ağam, hakikaten canınız burnunuzda!..” Ve Berber Hayrettin, tıraş ettiği Ahmet Efendi’nin öfke dolu bakışlarına aldırmadan cımbızı kaptığı gibi burunda dönen kılı çekip alıvermiş.. Ev halkı, ağanın yakın çevreyi ayağa kaldıran çığlıkları ile irkilmiş, korku ve heyecanla cümbür cemaat odaya dalmış..
Ahmet Efendi, Berber Hayrettin’i ayağının altında hırpalayıp duruyormuş. Güç bela Berber’i ağanın elinden kurtarmışlar. Zavallı berber az kalsın ağanın elleri ile boğulmak üzereymiş. Ortalık sakinleşmiş. Berber Hayrettin, korkudan kaçmış, ev halkı ağanın kanayan burnuna pansumanlar yapmış, yüzünü gözünü kolonya ile ovmuşlar..

O gece Ahmet Efendi 18 aylık acıdan sonra ilk defa rahat bir uykuya dalmış. Ertesi sabah Ahmet Efendi, aylardan sonra ilk defa uykudan rahat ve huzurlu bir şekilde uyanmış. Ne başı ağrıyormuş, ne gözleri yaşarıyormuş. Ahmet Efendi, yeniden doğmuş gibi mutlu ve sağlıklı… Doktorlar, burunda dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını o zaman fark ederler. Çözümün bu kadar basit olabileceğini hiç kimse düşünmemiştir. Aylarca acılar çekilmiş, servetler dökülmüştür.

Burnundan kıl aldıran Ahmet Efendi sapasağlamdır artık. Berber Hayretini çağırır ve elini omzuna koyarak ona şunları söyler:

“- Sen bana çok kıymetli bir hayat dersi verdin!” Evet, işte hikâye böyle…

Peki sizce nedir o hayat dersi, dostlar?
“- Burnundan kıl aldırmayanın başı ağrıdan kurtulmaz!…”

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir