sevgililer gününü kutlama
14 Şubat Sevgililer Günü
19/02/2016
Kartalın yeniden doğuşu
Kartal’ın Yeniden Doğuşu
16/04/2016
Hepsini Görüntüle

Bir müddet…

bir müddet

Bir müddet…Uzun bir yazı ama pişman olmazsınız
Binaya girip üst kata çıktım beni karşılayan sekreter hanıma;”Merhaba nazif beyle görüşebilirmiyim ? “dedim. Sekreter in yüzü tuhaf bir hal aldı : “Nazif Bey mi? dediniz”  bende “Evet, Nazif Bey!” diye cevap “Nazif Bey, vefat edeli dört yıl oldu.” dedi. Hiç beklemediğim bu habere çok üzüldüm. “Ya, öyle mi…?” diyebildim sadece.Bir süre sustum bir müddet öylece kalakaldım.Gözlerimdeki yaş aşagıya doğru süzüldü kendime hakim olamadım. Kendimi toparlayıp

“Onun yerine  kiminle görüşebilirim başka biri var mı acaba?” diye sordum. “Evet, oğlu Selim Bey….”. üzgün bir şekilde “Öyleyse onunla görüşebilir miyim?” dedim. Sekreter hanım, “Selim Bey çok meşgul bir insan, randevusuz görüşme kabul etmiyor; ama ben yine de kendisine bir sorayım müsait mi?.” dedi ve telefona yöneldi.. Sonra bana dönerek “isim nedir Kim diyelim?” diye sordu. “Kendim tanışmak istiyorum kızım.” dedim bunun üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra güler yüzlü bir biçimde, “Selim Bey sizinle görüşecek, lütfen benimle gelin.” dedi. Beraber merdivenden çıktık. İnce ve güzel döşenmiş geniş bir koridordan geçip büyük gösterişli kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açıp, ‘Buyurun!’ dedi. İçeri girdim. Kendisini ayakta bekleyen ciddi ve güler yüzlü genç adama doğru hızlı adımlarla yürüdüm, Tokalaşarak, kendimi tanıttım “Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir.” o ise . “Merhaba ben Selim Cebeci… Lütfen buyurun, oturalım.” dedi, genç adam.

Bana gösterilen yere oturdum: “Yirmi üç yıl,yirmi üç yıl boyunca… bir zamanlar bana burs verip okumamı sağlayan kişi ile görüşüp ellerinden öpmek için geldim.” dedim gözlerimd ki yaşla. “Ama öpmek nasip olmadı, bu sebeple  ne kadar üzgün olduğumu anlatamam.Babanızın elini öpemesemde o büyük adamın oğluyla tanışmak benim için büyük mutluluk.” sözlerimi tamamlar tamamlamaz Selim Bey  aniden fırladı ayağa kalktı, “Mehmet Baydemir değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?” anlam veremedim ama başımı “Evet” anlamaında salladım.Selim Beyin sevinçli bir şekilde. “babam sizi uzun zaman aradı sordu soruşturdu; ama bulamadı.” dedi.

 

yanıma gelerek iki eliyle elimi tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve “Sizi karşıma Allah çıkardı.” dedi. Bu sözlere çok şaşırtmıştım. “Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?” dedim. Selim Bey sevinçli bir biçimde beni süzerek“Bizdeki emanetinizi vermek için…” diyince, dahada şaşırdım. “Emanet mi?” dedim. Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu eline aldı bir numara tuşlayıp.  “Buraya bir bakabilirmisiniz?” dedi ve telefonu kapadı.Afallamış vaziyette seyrederken kapı çalındı tık tık, odaya kravatlı ve takım elbiseli bir bey geldi.Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. o çıkarken biz tatlı talı selim beyle bir sohbete başladık. Sohbetler koyulaştıkça,şaşkın ve endişeli durum,birbirini uzun zamandır tanıyan samimi iki arkadaşın sohbetine çevirmişti  ben kendimden yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsettim. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek, “Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum.” dedim. “Bana yalnızca maddî destek vermedi, mâneviyatı beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında okurken ne zaman yanlış bir şey yapacak olsam hayalimde. ‘Sana bunun için burs vermedim.’ diyerek bana istikamet gösterirdi. Ona her namazda dua ediyorum.” dedim bir ara gözlerim Nazif Beyin duvardaki fotografına takıldı. Sonra resmin altındaki anlayamadığım küçük tabloya uzun uzun baktım.

Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:

“Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra…”

Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başımı ona çevirdim; fakat aklım tablodaki yazıya takılmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktım. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

“Bir müddet sabredeceğiz, sonra…”

Merakım iyice artmıştı.Eğer garip karşılanmayacağını bilseydim gidip yakından inceleyecektim; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordum. Ancak her seferinde merakım daha da artıyordu.

Üçüncü cümlede:

“Bir müddet yürüyeceğiz, sonra…” diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklım hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, “Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim.” dedim

Selim Bey biraz gülümsedikten sonra ciddi bir tavırla:

“Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin… Şaşkınlık içinde, ‘Başka bir şey yok mu?’ diye sordum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlarken babam: ‘Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra…’ dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi, ‘Alışacağız.’ dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: ‘Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.’ diye haykırdı. Bunun üzerine babam: ‘Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.’ dedi . Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.

Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, ‘Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.’ dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, ‘Yoruldum.’ dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde: ‘Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.’ dedi.

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: ‘Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.’ Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı. ‘Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?’ dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.

Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve ‘Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime ‘bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.’ demiştim. Bugün ise, Allah’ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı.” dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: ‘Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.’ diyor”.

Selim Bey düşüncelere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı. “Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle varlıklı bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım.” Selim Beye bakarak “Siz ne yapardınız?” diye sordum. Selim Bey kendisine has tebessümü ile: “Bir müddet zeytin yerdim, sonra…” dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak bana doğru uzattı. ‘Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.’ dedi.Ben karışık  duygular içerisinde kutuyu açtım. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığımda merakım iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.  hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladım.

Sevgili Mehmet Bey oğlum,

Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu… Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım onu Rabb’im bilir. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

Sevgilerimle, Nazif Cebeci.

Bu tuhaf durum karşısında neye uğradığımı şaşırmıştım. Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordum. Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir