İnsanlara Nasıl Hizmet Edilir?
30/09/2018

Altın Soyguncuları

Altın Soyguncuları, Beş kişi karanlık bir depo da Altın soygunun için konuşmaktadır. Kelli felli pahalı kıyafeti ve konuşmasından kültürlü olduğu anlaşılan soygunu planlayan kişi anlatıyordu.

-Kimse bir başkasının adını bilmeyecek herkesin adı  “John”  Ben kimya profesörüyüm ama sizin için adım “Kimyager John” daha fazlası gerekli değil.

Eli yüzü çirkin mi çirkin? kaba saba kıyafetleri ve elleri yağ içinde kısa boylu kilolu esmer adam atıldı.

-Öyle ama profesör siz hepimizi tanıyorsunuz zaten ne önemi var.

Kimyager John güldü.

-Bunu sigorta olarak düşünün, “Çilingir john” Evet bu işi uzun zamandır planlıyorum, içinizden birisi herkesi atlatıp tek başına arkamdan iş çevirmeye kalkarsa bunu aklının köşesine yazsın. bu hepimizin sigortası olacak ve dediğim dinlenecek. Kabul etmeyen şu an gidebilir.

Bir süre herkesi süzen Kimyager John

-Tamam bunu herkes kabul ediyor sanırım plana geçiyorum. Bu işe şimdiden bir servet harcadım bu sebeple başarısızlığı kabul etmiyorum. Size önce isimlerinizi ve görevlerinizi söylüyorum.

Ben “Kimyager john”,

Takdim ediyorum geveze dostumuz “Çilingir John”, iyi bir kasa soyguncusudur. Her türlü kilidi açabilir. Suç dosyasının kabarık olduğunu söylemeliyim.

“Mühendis John” kendisi tren ve kontrol sistemleri üzerine uzmandır.

“Şoför John” iyi bir tamircidir, bizim kaçış ve altınların nakliyesinden sorumlu kişi

“Asker johnparalı askerdir. Her türlü silahı kullanabilir güvenliğimizden ve patlayıcılardan sorumlu olacak.

Gece karanlığında  toz kaldırarak ilerleyen bir kamyon ağır, ağır çölde ilerliyor. Burası Arizona çöl’ünün ortasında  kayalık bir arazi. Aracı kullanan ince yapılı zayıfça kişi “Şoför John”  Yanındaki suratında öfke ve kızgınlık ifadesi hiç kaybolmayan kişi “Çilingir John”  sinirli ve gergin geçen yolculuk bitmek üzere. Şoför john

-Nerede bu? Lanet maden ocağı, ikinci tepeden 5 mil kuzeye doğru gidip ilk tepenin altındaki toprak yola sap yolu takip et bunu ezberledim ama faydasız.

-Bak şurası toprak yola benziyor dön.

-Tamam döndüm.

-İşte bulduk şu zeminden aşağıdaki mağara olabilir mi?

-Evet bir ışık gördüm profesör feneri sallıyor.

Kamyonu geriye doğru yanaştırdılar. Önce mühendis’in cesedini çıkardılar mağaranın önüne uzattılar.  Profesör yaklaşıp nabzını kontrol etti.

-Ölmüş! Neler oldu? Anlatın çabuk

Asker John :

-Her şey plana uygun gidiyordu, Verdiğiniz ilaçları aldıktan sonra tüm vagon havalandırmasına sıktık diğer vagonlara dağılmasını bekledik, bizim dışımızda herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra kasayı açarak altınları başarıyla yüklemiştik ki, tuvaletin kapısı açıldı silahlı bir koruma bizi fark edip silahına davranıp mühendisi indirdi. Bende onu vurdum ama geç kalmıştık.

-Lanet olsun! Hiçbir ölüm olmayacaktı.

-Evet ama mecbur kaldık

Herkes zincir halinde kamyondan altın külçelerini elden ele iletti. Madenin bir köşesine yığıldı iş bittiğinde herkes yorgun bir biçimde sırtlarında pasifik demir yolları yazan tulumları çıkardılar kamyonun arkasına attılar. Kimyager John

-Tamam yardım edin cesedi araca yükleyelim, Şoför john kamyoneti tepeden itmeden direksiyona koy, diğer aracı alıp takip edilmediğinizden emin olduktan çilingir John’la buraya dönün.

-Neden ben gidiyorum?

-Çünkü ben öyle istiyorum, çilingir sorun çıkarma geldiğiniz de planın kalanını anlatacağım.

Çilingir John :

-Burada olacağınızı nereden bileceğim?

-Güveneceksin, git şimdi

-Ya gitmezsem?

Asker john devreye girdi silahını doğrultarak

-Daha fazla sorun çıkarma, kamyon olmadan bu kadar şeyi nasıl taşırız ? zeki çocuk üstelik elimizdeki tek araç dönerken kullanacağınız otomobil olacak.

-Peki ikna oldum gidiyorum.

Çilingir John ve Şoför John birlikte yaklaşık 25 mil uzaktaki bir uçurumun başına gelip mühendis Jonu direksiyona emniyet kemeri ile sabitleyip kamyonu aşağı iteklediler. Kamyon aşağı düştüğünde büyük bir gürültüyle yanmaya başladı. Daha önceden dal parçalarıyla gizledikleri otomobile binerek hızla tekrar madenin yolunu tuttular. Madene vardıklarında çilingir ve şoför John aracı durdurup indiler. Dar maden girişinden iterek içeri aldıktan sonra izleri silip madenin kapısını içeriden kapattılar. Kimyager john alkışlayarak

-Evet beyler, planımızın ilk kısmını başarıyla uyguladık. Sıra geldi ikinci aşamaya

Eliyle arkasında örtüleri çektiğinde altında duran devasa deney tüplerini andıran başlık kısımlarında elektronik cihazlar bağlı yataklar belirdi. Şimdi beyler bu kapsüllere girin.

Çilingir John :

-Ne demek bu? payımı verin gideceğim

Kimyager john,

-Size planın ikinci kısmını anlatıyorum. Bu kapsüllere çok para harcadım bunlar bizi yüz yıl sonra uyandırmak üzere programlandı. 1970 yılındayız, 2070 yılında zengin insanlar olarak uyanacağız.Bizi asla yakalayamayacaklar, unutacaklar. Bizde temiz para ile yaşayacağız. Burada tam bir ton altın var kişi başı 200 kilo altın var, Mühendisin altınları eşit bir biçimde paylaştıracağım.

Çilingir John:

-Delilik bu, verin paramı gitmek istiyorum.

Asker John :

-Gir şu fanusun içine ve ses çıkarma.

Çilingir John :

-Eşim ve çocuklarım bekler bunu bana yapamazsınız.

Kimyager John kahkaha attı.

-Ben hepinizi tek, tek araştırdım. Hiç birinizin eşi ve çocuğu yok merak edecek dostunuz bile yok ama merak etmeyin uyandığınız da hepinizin çok dostu olacak.

Çilingir John, silah zoruyla tüpün kapağını açıp içerisine yattı. Kimyager John herkese işaret ettiğinde herkes tüpün içine yattı.

-Bu tüpler benim icadım olan kimyasallarla dolu birazdan düğmeye bastığımda herkes duman içerisinde kalacak ve derin bir uyku çekecek duman seviyesini boy ve kilonuza göre ayarladım yüz yıl sonra duman etkisini kaybedecek o zaman hepimiz uyanacağız.

Kimyager John bir düğmeye bastı tüm kapsül kapakları kapandı. Duvarda elektronik saat ve takvim çalışmaya başladı. Kimyager geri saymaya başladı.

-Üç… iki..bir..

Sayım bittiğinde çok yoğun bir duman camdan kapsülün her yerini kaplamıştı. Cam kapsül dışarıdan bembeyaz bir hal almıştı içinde insan olduğu bile yoğun dumandan görünmüyordu.

Kimyager silkinip kalktı, etrafa bakındı diğer cam kapsüllerde açıldı.hep birlikte ayağa kalktılar.

Çilingir John

-Hehe! O kadar duman işe yaramadı. Şimdi ne yapıyoruz B Planı nedir? Başka parlak fikrin var mı?

Kimyager etrafı inceledi duvarda asılı duran elektronik saat parçalanmış madenin duvarındaki yerin altında parçalanmıştı. Asker John’ın kapsülü parçalanmış içerisinde bir iskelet yatıyordu.

Kimyager John:

-Hayır, hayır işe yaramış Asker John’un kapsülüne düşen kaya gazı kaçırmış olmalı. O yüzden öldü

Kapsüllerin bağlı olduğu sistem zamanına baktı. Sevinçle diğerlerine bağırdı.

-Hey çocuklar 2070’e hoş geldiniz.

Şoför john :

-Nasıl olur bu? Sakalım bile uzamamış

Kimyager John :

-Kimya dostum, kimya. Bir de benim eşsiz formülüm. Metabolizma 1970 yılında nasıl uyuduysa bugün aynı biçimde kalktı. Bir çeşit geçici mumyalama diyebilirsiniz

Hep birlikte aracı iterek kapının önüne çıkardılar. Altını elden ele uzatıp araca yüklediler. Şoför John aracı çalıştırdı. Kapısını kapatacakken Çilingir John, kapıyı kapatmasını engelleyip Şoför John’a sert bir yumruk attı. Yarı baygın Şoför John gazı kökledi. Patinaj yapan tekerler hızla önlerindeki derin yar’ın aşağısına uçtu. Kimyager John, Çilingir John’a birkaç yumruk atıp onu yere yığdı.

-Ne yapmaya çalışıyorsun?  Aptal adam.

Çilingir John kanayan dudağına bastırıp çenesini tutarak ayağa kalktı. Çirkin suratıyla aynı çirkinlikte bir kahkaha ile Kimyager John’a dönerek

-Profesör bu zamana kadar sizinde aklınızdan geçirdiğiniz ama yapmaya cesaret edemediğiniz şeyi yaptım. Artık altının yarısı sizin yarısı benim.

-Ben insanları önemserim, ölmeleri gerekmezdi. Hem o kadar altın herkese yeterdi.

-Ne kadar çok o kadar iyi, Araçtakileri dert etme sonra alırız.

Kimyager John :

-Peki Süper dahi, Şimdi bu çölden en yakın kasaba 180 Mil uzakta o kadar mesafeyi nasıl yürüyeceğiz.

-Şeyy! Açıkçası bunları çok etraflıca düşünmedim sanırım yürüyeceğiz.

İki soyguncu birer sırt çantası hazırlayıp taşıyabilecekleri kadar külçe altını sırtladılar. Yanlarına birer su matarası almayı da ihmal etmediler. Güneş altında uzun bir yürüyüş başlamıştı. Çok geçmeden asfalt yol ileride belirdi. Kuş uçmaz kervan geçmez yol üzerinde otostop yapmaları yararlarına olurdu ama görünen tek araç dahi yoktu.

Uzun yürüyüşe ve bu ağır yüklere hazırlıklı olmayan iki soyguncuyu kavuran Güneş, onları sık, sık mola verdirmeye zorluyordu. Aslında kasa hırsızı Çilingir John bir an evvel kasabaya ulaşıp hep hayalini kurduğu lükse kavuşmak için hızlı adımlarla yürüyordu.

Ona göre daha yaşlı ve zayıf olan Kimya Profesörü ise zor adım atmaktaydı. Hiçbir zaman araçsız kasabaya gitmeyi planlamamıştı. Artık adım atacak takati kalmayan Kimyager John bağırdı.

-Du.. Dur! Artık, adım atacak halim yok dinlenelim.

-Nasıl istersen? Profesör beş dakika durmakta bir sakınca yok eğer taşıyamazsanız bana verin benim gücüm hala yerinde ben taşıyabilirim ama bende kalması şartıyla

-Haa.. Hayır gerek yok beş dakika

Bir süre dinlenip su içtiler. Sonra tekrar yola düşen soyguncular. Güneşin sıcağına aldırmadan devam ettiler. Yaklaşık 10 mil daha ilerlemişlerdi ki profesör sırtında taşıdığı altınların ağırlığını daha fazla taşıyamadığından çok sert bir biçimde yere düştü. Çilingir John bu duruma neşelenmiş bir şekilde

-Hey! Dostum dikkatli olsana biraz

Profesörü kaldırıp yol kenarındaki büyük kayaya kadar gitmesine yardım etti. Sonra düşme sonucu oluşan dizindeki yarayı cebinden çıkardığı bezle sardı.

-Çok kötü sayılmaz kırık yok gibi biraz dinlenelim.

-Ahh! Ayaklarım öldürüyor daha rahat bir ayakkabı giymeliydim yürümekte zorlanıyorum. Uzun bir yürüyüşü hiç planlamadım.

Mataralarını çıkarıp su içmeye başladılar. Profesör matarasını çıkardığında içindeki suyun tabanında açılan delikten aktığını fark etti.

-Lanet olsun! Mataram delinmiş

-He he h! Hiç şansın yok profesör sanırım 50 mil geldik hava birazdan kararır. Araç bulamazsak bu hızla kasabaya varmamız 3 günü bulacaktır. Susuz hiç şansınız yok.

Profesör kalan suyu içip matarasını fırlattı. Biraz daha yürüdükten sonra hava karardı ve dinlenmeye çekildiler. Rugan şık ayakkabısını çıkaran Profesör ayaklarında bir sürü yara olduğunu gördü. Eline  aldığı çöl kumu ile ayaklarını tedavi etmeye çalıştı.

Sabahın ilk ışıklarıyla iki soyguncu tekrar yola çıktılar. Uzun yürüyüş profesörün bağırmasıyla kesildi.

-Lütfen, lütfen biraz su…

-Bu su benim Profesör size tek şartla su veririm her yudum su için 1 külçe altını bana vermelisin.

Profesör elini sırt çantasına atıp bir külçe altın çıkarıp Çilingir John’a uzattı. Çilingir John elindeki matara’nın kapağını açarak

-Tebrikler! Dostum bir yudum su içme hakkına sahip oldun

Profesör daha tam matarayı kaldırmadan, Çilingir John matarayı çekerek aldı.

-Bu kadar yeter bitirirsen ikimiz de burada ölürüz. Hem zaten bir külçe ancak bu kadar ediyor.

-Hey! Biraz insaflı ol daha içemedim bile

-Eh! Ne yapalım? Bunu bir iyilik gibi düşün hayatını kurtarıyorum.

Güneş altında tedariksiz ve az bir suyu ortak kullandıkları yetmezmiş gibi, profesörün o elit görüntüsünden eser kalmamıştı. Ceketini sıcakta bir işe yaramadığından ve ağırlık yaptığından atalı çok olmuştu, gömleğinin neredeyse tüm düğmelerini açmış, çok fazla düştüğünden takım elbisenin pantolonunun paçaları, dizi yırtık ve toz içindeydi.Yüzü ve alnı güneş yanığı olduğundan kıp kırmızıydı.

Çilingir John ise Profesöre göre daha genç olması sebebiyle daha hızlı yürüyebiliyor, geri de kalan zaman, zaman yere yığılan profesör’ü beklerken dinleniyordu. Zor şartlarda yaşamış birisi olduğundan kilometrelerce  yol yürümek onu çok zorlamıyordu. Cebinden çıkardığı mendilin uçlarına attığı düğümlerle başına güneş geçmesini önlemek için kep benzeri bir şey yapmıştı.

Yol boyunca profesör defalarca asfalt zemine düşüp kalkarak ilerliyordu. Her susadığında çantasından çıkarıp Çilingir John’a uzatması biraz olsun yükünü hafifletse de yorgun ve yaşlı vücudu ayaklarının ilerlemesini sağlayamıyordu. Güneş biraz ufuk çizgisine inip akşamın yaklaştığını haber verse de iki soyguncu ilerlemeye devam ediyordu. Profesör susadığından elini sırt çantasına uzatıp bir külçe altını peşin, peşin çıkarıp

-Hey! Artık bir yudum su içmeliyim al şunu suyu uzat

Çilingir John eline matarayı alıp yokladığında artık mataranın yarısını bitirdiklerini anlamıştı. Yine yüzünde o pis sırıtışıyla Profesöre dönüp

-Suya zam geldi, artık bir yudum su iki külçe fiyatına

-Ne diyorsun? Çilingir bu fırsatçılık

-Sen bilirsin fiyatı bu

-Tamam, tamam lanet olası düzenbaz al sana 2 külçe ver suyu

Bu su ödemesi hava kararana kadar devam etti. İki soyguncu kamp kurup dinlenmeye geçtiklerinde profesör sırt çantasını kontrol etti sadece 3 altın külçe kaldığını gördü. İkisini Çilingire uzatıp

-Al şunu hadi ver matarayı dedi, ancak Çilingir John yine aynı sırıtışını yapıp

-Dostum bir yudum su 3 külçe istiyorsan.

-Lanet Domuz! Fırsatçı! Şu an elimi oynatacak halim yok al şunları da ver suyu

Profesörün artık ödeyecek altını kalmamıştı. Sabah erken saatte kalkan çilingir çantasını omuzladığı gibi yola düştü Profesör arkasından ona bağırarak

-Hey! Sen nereye gidiyorsun? Beni burada mı? bırakacaksın.

-Zeki olan sensin Profesör, Seni neden? Şimdiye kadar öldürmediğimi anlamışsındır. İki çantadan birisini taşıyacak adama ihtiyacım vardı. Mataranın delinmesi bu ölümünü hızlandırdı. Senin kasabaya kadar dayanamayacağını biliyordum zaten. Eğer kimse almaz ise kalan altınlarda bana ait artık. Hoşça kal Profesör Cehennemde görüşürüz.

Arkasından küfürler eden ona lanet okuyan Profesörü orada bırakarak, söylenenlere aldırış etmeden yoluna devam etti. Profesör bir süre sırtında ağır çantası olmasa bile onu takip etmekte zorlanıp defalarca yere düştü. Her düştüğünde çıkan sese pis sırıtışıyla aldırış etmeden yoluna devam eden Çilingir John mola vermeden hızlı adımlarla hedefine yaklaşmaktaydı. Uzun bir yürüyüş sonrası Profesörün yere düşüp oradan kalkamadığını fark etmesine rağmen yoluna devam etti. Bir süre geçip arkasına baktığında orada olmadığını görünce kendi kendisine  “Gerisini güneş halledecektir” dedi. Matarasını çıkardığında içinde sadece  1 yudum su vardı. “Neyse ki kasabaya çok kalmamıştır, artık mataraya ihtiyacım yok” dedi ve onu yere attı. Saatler süren yürümesine rağmen kasabanın orada olduğunu gösterir herhangi bir tabelaya bile rastlamaz. Çilingir John “Çok susadım keşke matara mı atmasaydım, hala içinde birkaç damla su olabilirdi” Tekrar saatler süren yürüyüş onun tüm gücünü tüketmişti.Sırtındaki ağırlıkla adım atamaz hale gelip aynı Profesör gibi asfalt yola düşmeye başladı. Defalarca ayağa kalkmasına yürümek için kendisini zorlamasına rağmen akşam üzeri hava kararmadan çok sert biçimde yere düşen Çilingir John bir daha ayağa kalkamadı. Saatlerce batmak üzere güneşin altında yattı kendisini ne kadar zorladıysa da sırtındaki ağırlık kalkmasına izin vermedi. Akşamın alaca karanlığında bir ses duyuldu, ses bizim yakından tanıdığımız Çilingirin tam yanında kesildi bir kapı açıldı içerisinden orta yaşlarda başında şapkası ile bir adam indi. Çilingirin yanına geldiğinde

-Hey dostum iyimisin?

Çilingir zorlukla başını kaldırıp kesik seslerle :

-Su.. lütfe,, lütfen su verin. Bana su verip kasabaya götürürseniz sizi zengin ederim. Bakın alın bu hadi.

Çilingir elinde tuttuğu altın külçesini adama uzattı. Adam tuhaf, tuhaf külçeye bakıp aldı. Sonra aracına ilerleyip

-Tatlım su şişesini uzat bir de ambulansı ara bu adamın durumu kötü şunu da tut.

Adam elinde pet su şişesi ile yerde yatan Çilingirin yanına geldiğinde onun cansız yattığını gördü.

-Tanrı günahlarını affetsin. Tatlım Ambulans’a aradıysan söyle adam hayatını kaybetti.

Kadın telefonu kapattığında eşine dönerek

-Zavallı adam o sırtındaki çantanın içindeki neymiş?

-İşte hayatım elinde tuttuğun külçelerden

-Bu tam olarak ne anlamadım ?

-Bu adam bu altın külçelerinin değeri olduğunu düşünüp sırtında altınlarla buraya kadar gelmiş olmalı. Bana bunun beni zengin edeceğini söyledi. Sanırım uzun zamandır şehirden uzak yaşıyordu. Bundan 70 yıl önce altının yapay şekilde elde edilebileceği öğrenildiğinden beri değersiz bir metal parçasından farksız. Hatta aracımızın bir çok dış süslemesi bu madenden yapılıyor.

-İlginç bir durum bunca zamandır. Bu bilgiyi herhangi bir yerden edinebilirdi. Sence bu adam nereden geldi.

-Bilmiyorum, ama 1 mil daha yürüyebilse kasabaya ulaşacakmış sanırım oradan öğrenebilirdi. İşte Ambulansta geldiğine göre artık gidebiliriz.

-Aşkım bu metal parçasını ne yapayım saklamak ister misin?

-Hayır bir tanem atabilirsin bir işime yaramaz.

Aracına binen adam yerden yarım metre yukarı yükselen, dış çevreleri altın ile bezeli son teknoloji aracını çalıştırdığın da eşi elinde tuttuğu altın külçesini camdan attı. Yere çarpan altın külçesi sekerek yerde yatan cesedi kaldırmaya çalışan ilk yardım görevlilerinin yakınında durdu.

Alacakaranlık Hikayelerden.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir